İSTANBUL’UN KATİLLERİ
Milli Gazete-Köşe Yazıları
- 03 Aralık 1991
İstanbul sadece biz Türklerin değil, bütün insanlığın malıydı. Fetih tarihi, ebcedle Kur’an-ı Kerimdeki “beldetün tayyibetün” mübarek lafızlarına denk düşen bu şehir bir Darü’s-selâm, bir Darüs’seâde, bir Dersaâdet, bir Âsitâne idi. O medeniyetin, kültürün, sanatın şehir şeklinde yükselen bir âbidesi idi. Onu ilk gören, mü’min olsun, kâfir olsun lâl ü hayran kalırdı. İstanbul’un kâfiri yoktu; onun güzelliğini, letâfetini en taş kalpliler, bediiyattan (estetikten) en nasipsizler bile inkâr edemezlerdi.
Son elli-altmış yıldır Türkiye’nin üzerine çöreklenen kâbus zihniyet İstanbul’u da mahvetti. Bu güzelin yüzüne kezzap dökerek onu kör etti, hüsnünün parlaklığını söndürdü. Elleri kırılsın!
İslâm-Türk şehirciliğinin bu şaheserini, insanın yaratılışına uygun bu yuvayı bir taş, beton, demir ve çirkinlik meşherine çevirdiler. İstanbul koyu bir câhiliyetin, kuduz bir menfaat hırsının, soysuzluğun kurbanı oldu. Köşklerini ve yalılarını yakıp yıktılar, yeşilliklerini kesip kuruttular, havasını ve suyunu bile kokuttular. Câmiler, medreseler, çeşmeler, türbeler yetim kaldı. İstanbul’un katilleri, şehrin dirilerine mahsus mıntıkaları talan etmekle yetinmediler, ölüler İstanbul’una da saldırdılar. Karacaahmet Kabristanı, Müslüman-Türk’ün ölüme bile hüzünlü bir güzellik ve huzur havası kazandırdığı bambaşka bir âlemdi Onu da yok ettiler, istilâcı ve işgalci düşman sürüleri ancak bir İslâm kabristanını böyle tahrip edebilirdi.
Bu belde-i mahruse-i Kostantiniyye’nin her yanı menba sularıyla doluydu. Bastığı yerlerde ot bitmeyen münkir ve münker zihniyet onları da kuruttu, yok etti. Kırkçeşmelerin birinden bile âb akmaz oldu.
Batılalar, batıcılar, köksüzler, taklitçiler bu Darül-Hilâfe’ye Moğol sürüleri gibi girdiler. Şehrin büyük kısmı vakıf arazisiydi. Sata sata bitiremediler. Yıktıkları her İslâm evinin yerine sefertası misali yahudihâneler diktiler. Anadolu’yu boşaltıp İstanbul’a doldurdular. Ufunetli bir kangren gibi civardaki dağları, dereleri, vadileri, tepeleri gecekondu mahalleleriyle, her biri birer sefalet-âbad olan yüzlerce, binlerce köyle doldurdular. Rüşvetçiler şiştikçe şişti, arsa dolandırıcılarının ensesi yağlandıkça yağlandı, ortaya sürülerle İstanbul’u satarak zengin olan haydut çıktı.
Sonunda İstanbul dünyanın en büyük köyü haline geldi.
Artık, merkezî yerlerde arsa kalmadığı için, bulabildiklerine gökdelenler yapıyorlar. Arzı berbat ettiler, şimdi Nemrud gibi Arşa hırlıyorlar gökdelenlerinin tepesinden.
İstanbul’u bu hale getirenler güzelliğin düşmanlarıdır. Onlar, Ankara Yenişehir’inde “tarihte ilk defa mâbedsiz bir şehir inşa etmekle” övünen kâfirlerdir. Onlar doğruya, iyiye, güzele savaş açmış, aslını inkâr etmiş, yabancılaşmış sözde Türkleridir.
Bürokratıyla, mimarıyla, şehircisiyle, aydınıyla, yapanıyla, yaptıranıyla, betonuyla, demiriyle, topu cehenneme!
ÖZLÜ SÖZLER
HAK LAYIKINIZI VERSİN!
Sizler Müslüman halkımıza nisbetle bir avuç dinsiz, densiz azınlıksınız. Çoğunuz mason, rotaryen, lionsçu, ateist, ataist, marksist, darwinist marjinallersiniz. Azınlık olduğunuza bakmayıp, kendi sapık inanç ve görüşlerinizi çoğunluğa empoze etmek istiyorsunuz. Sonra da bu yaptığınız terbiyesizliğin adını demokrasi, çağdaşlık, laiklik, özgürlük olarak koyuyorsunuz. Aldatmacalarınızı millete yutturacağınızı mı zannediyorsunuz?
Aşağıdaki sorularımıza cevap verebilir misiniz?
Sonuç: Aldatmacalarınızı kimse yutmuyor. Din hürriyeti laiklikten önce gelir, Laiklik evrensel bir değer değildir. Laiklik bir hak ve hürriyet değildir.
Fanatikliği, çağdışılığı, ateizm yobazlığını, fosilleşmiş dinsizlik hurafelerini ve dar görüşlülüğü bırakınız. Dünya yeniden bir din ve spritüalizm çağına girmenin sancıları içindedir. Ültra-bağnazlıkla hiçbir yere varamaz, ancak başınızı sert taşlara çarparsınız.
Sizleri lânetliyor ve Tanrı “layîk”ınızı versin diyoruz.
03.12.1991