Cumartesi

Uygarlığı Koruma Vakfı genel başkanı Profesör Kehkeşan dehşetli bir fikir kitabı kaleme almıştı. “Gericilik Tehlikesi Karşısında Çağdaşlığı, Uygarlaşmayı ve de Laikliği Korumanın Strüktürel Morfolojisinin İrdelenmesi ve Simgelenmesi” başlığını taşıyan bu betikte şu konular işlenmekteydi:

– Laiklik olmazsa Cumhuriyet de olmaz.

– Cumhuriyet olmazsa demokrasi de olmaz.

– Ezanın Türkçe okunması Laikliğin gereğidir.

– Köylülerin ve fakir ev kadınlarının başörtüsü takmaları laikliğe aykırı değildir ama üniversiteli kızların başlarını örtmeleri laikliği öldürür.

– Laiklik devletin de, cumhuriyetin de, demokrasinin de, hukukun da, temel insan haklarının da üstündedir.

– Ilımlı Müslüman olmaz, onların hepsi de fanatik ve gericidir.

– Laiklik tartışılamaz.

– vs… vs…

Kitap Türkiye’de onbinlerce nüsha basıldı ve dağıtıldı. Uygarlar, bu eseri İngilizceye çevirttiler ve bütün insanlık âleminin nurlanması ve fikir edinmesi için çeşitli dünya ülkelerine gönderdiler. Bu arada bir nüsha da İngiltere’de British Museum Kitaplığı’na yollandı. Dünyanın o ünlü ve büyük kütüphanesinin uzmanları bu kitabın türünde tereddüt ettiler. Gerçi eser Türkiye’de “Bilimsel Düşünce ve Kültür” kitabı olarak kayda geçmişti ama İngilizce tercümesi “Kara Mizah ve Kurgu Bilim” kategorisine dahil edildi.

British Museum’daki zavallı İngilizlerin akılcağızları bizim pek ilerici, pek çağdaş, pek uygar, pek aydın, pek laik Profesör Kehkeşan’ın irdelemelerini, imgelemelerini ve simgelemelerini kavrayamamışlardı. Öyle ya, İngiltere cumhuriyet değil bir krallıktı. Orada din ve devlet ayrımı yoktu, hükümdar aynı zamanda millî Anglikan kilisesinin de başıydı. İngiliz kolejlerinde sabahları, derslere başlamadan önce okulun kilisesinde âyin ve ibadet yapılıyordu. Hem de bunlara iştirak bütün talebeler için mecburiydi. İngiliz kolej ve üniversitelerine başörtülü Müslüman kız öğrenciler hiçbir engelleme olmaksızın devam ediyorlardı.

Sabataycılar

Bu memlekette Müslümanlarla, islâmî hareketle diyaloğa girmek ve uzlaşmak zorunda olan Sabataycı cemaate mensup bazı politikacılar, medyacılar, yazarlar, yapılması gerekenin tam aksine, İslâm’a ve Müslümanlara amansız bir savaş açmış bulunuyor.

Asıl ve gerçek kimlikleriyle Yahudiliğin bir tarikatine mensup bulunan bu Sabataycılar nasıl oluyor da bu akıl almaz mantık dışı siyaset ve stratejiye saplanmışlardır?

Bu memlekete onları İslâm ve Müslümanlar kabul etmemiş midir? Dillerini, kimliklerini, geleneklerini koruyarak bu güne kadar İslâm toleransının gölgesinde yaşamamışlar mıdır?

Sabatay Sevi mesihliğini iddia etmiş. Osmanlı mülkünün nice eyalet ve vilayetini etrafındaki Yahudilere vermiş, onları kral ilan etmiş, nice işler yapmış ve bütün bunlara rağmen hayatta kalabilmiştir. Böyle bir tolerans, o çağda Hıristiyan ülkelerinde var mıydı? Sabatay Sevi’yi görmeye gelen Yahudilerin kalabalıklığı yüzünden İstanbul’da ve Gelibolu’da yiyecek maddeleri kıtlığı olmuş, Osmanlılar buna bile ses çıkartmamışlardır.

Bugün Türkiye’de iki kimlikli, dıştan Türk ve Müslüman görünen, gerçekte ise Yahudi olan Sabataycı bir cemaat varsa, onlar başta medya olmak üzere ülkede büyük bir güce sahip iseler, bu varlıkları, bu güçleri İslâm’ın ve Müslümanların hoşgörüsüne dayanmıyor mu?

Peki, yazılarında İslâm’a ve Müslümanlara kin, düşmanlık kusan şu Sabataycı köşeyazarı ne yapmak istiyor? Kendi fanatizmi, kendi dengesizliği yüzünden bütün Sabataycı cemaatin huzurunu, varlığını, geleceğini tehlikeye attığının farkında değil midir?

Sabataycıların cumhuriyet, laiklik, çağdaşlık, demokrasi, hukuk, insan hakları konularında kendilerine mahsus garip ve son derece subjektif görüşleri vardır. Onlar bu değerler üzerinde kendi tekellerini kurmak istiyor; hâkimiyeti bu ülkede Müslüman çoğunluk ile paylaşmak istemiyor. Onların laiklik görüşleri gerçek demokrasiye, hukukun üstünlüğü sistemine, temel insan haklarına, bu milletin kimliğine, akla, mantığa, vicdana aykırıdır. Onların laikliği Enver Hoca’nın, Pol Pot’un, Stalin’in sözde laikliğini andırıyor.

İslâm ve Müslüman düşmanı, Sabataycı köşeyazarı feryat ediyor: “ABD’de, Avrupa ülkelerinde uygulanan laiklik Türkiye’de tatbik edilemez. Halka ibadet etmek hürriyetini verirsiniz, o kadar. Daha fazla din hürriyeti verilirse laiklik elden gider. Devlet, dini kontrol altında tutmalıdır.” Böyle laiklik olur mu? Şu anda kabinede din işlerinden sorumlu bir devlet bakanı var. Devletin resmî bir Diyanet İşleri Başkanlığı var. Devletin yüz bin imamı, müezzini, vâizi, müftüsü var. Bunlara bütçeden maaş ödüyor. Devletin bine yakın İmam-Hatip okulu, on yedi İlahiyat Fakültesi var. İslâm vakıfları devletin kontrolunda. Böyle laiklik olur mu? Buna laiklik denebilir mi?

Birtakım Sabataycılar bu çarpık uygulama konusunda niçin bu kadar israrlılar?

Yakın tarihimizde birtakım büyük kişilerin Sabataycı oldukları iddia ediliyor. Bunların isimlerini açıkça vermek mümkün değildir. Sabataycılar da söylemiyor.

Devlet ve cumhuriyet hepimizindir. Türkiye çeşitliliğe sahip bir ülkedir. Devlet ve cumhuriyeti hiçbir azınlık, iki kimlikli kesim, lobi, tekeline alamaz. Bu gibi tekelleşme gayretlerinin sonu yoktur.

Ben, azılı İslâm ve Müslüman düşmanı Sabataycılara burada akıllarını başlarına toplamalarını bir kere daha bildiriyorum. Aklı başında, mâkul düşünceli, demokrat zihniyetli, insaflı Sabataycı aydınlara da, ülkenin ezici çoğunluğunu teşkil eden Müslümanlarla diyaloğa girmelerini, onlarla uzlaşmalarını tavsiye ediyorum.

İslâm Türkiye’nin dinidir. Pek küçük bir azınlığın bu dine savaş ilan etmesi çok yanlıştır. Sonunda bundan kendileri zarar göreceklerdir. 04 Temmuz 1999